KÖŞE YAZILARIMIZ

FUNDA KONYA'NIN KALEMİNDE

GÜLÜMSE KADERİNE adlı romanından alıntıdır...

 ~GÜLÜMSE KADERİNE~

ÇUBUK GİBİ DİYAR OLMAZ

Doğduğum doyduğum gururla yaşadığım memleketimi anlatacak bugün kalemim. Ben tarihi bilmem. Anneannemin anlattığıdır benim tarihim. Kiskisler, kurukulaklar, bekirağalar, kediciler, demirciler, hamdiağalar, kocabaşlar…. Bunların efsaneleriyle büyüdüm ben. Birde yirmili yaşlardan dinleyin Çubuğu. Tabiî ki onların tatlı dilleriyle anlatmam ne mümkün, onların eline su dökmek ne haddime. Sadece o suyu ısıtmak istedim yüreklerde. 
 Annemin babamın ana yurdu Çubuğum. Derdimin ağrımın bitmez devası. Rüzgarında şifa bulduğum memleketim burası. Zem zem gibi suyu, temiz havasıyla şehirler diyarı güzel Çubuğum.
Dünya beni terk etse bile sen varsın. En son beni sen bağrına basarsın. Sevgimin miladı. Senden uzakta nefes alamam ki. Yirmi yıldır süren bu sevdada senden başka diyar, senden başka yar tanımam ki. Çok memleket gezdim de, senin gibisini görmedim cennetim. 
Hafta sonları görücüsü eksik olmaz kızımızın. Her hafta bin misafir ağırlar barajında. Süslenir püslenir misafirlerine kırıtır o eşiz güzelliğiyle. Kışın yağan o karla, gelin gibi süzülür dağlardan yamaçlarına. Karagöl içinde neler neler gizliyor. Atatürk Ulustan bizleri izliyor. Başkentin en güzel ilçesidir benim Çubuğum. Ne gurbet elde hasreti çekilir. Nede çekip bu diyardan gurbet ele gidilir. Zaten Sünlü den ötesi gurbettir bizlere. Bunu yediden yetmişe hepsi bilir.  Çubuğa gönül verdim ben. Buna dağı, taşı, toprağı hepsi şahittir. 
Çubuklunun hali başka, çubuk ilçesi doymaz aşka. Hele bir de sevdiği varsa, Çubuklunun sevdası bitmez asla… Gurup Gündoğarken in Ankaradan Abim geldi şarkısındaki Abi bile özlemiştir Ankarayı. Bir başka güzel benim memleketim. Bırakıpta okumaya bile gidemedim. Başkent sardı beni kollarıyla, bırakmadı. Ankara Üniversitesi de olmasa oturuyodum evde. Ben gitmem buradan. Ne okumaya giderim başka bir şehre, nede gelin olup giderim başka bir memlekete. Beni en son bağrına basacakta Çubuk. Atlında huzurla yatacağım tek toprakta Çubuk…


BAŞKENTİM MEMLEKETİM ANKARA`M

Gırtlağımıza kadar seçime, savaşa gömüldük, ama bir de günlük yaşantımız var.

İşte Ankara sokaklarının “günlük yaşantısı”.

Bugün de okullar açılacak, bazıları işe gitmeyecek. Karum’un önünde, Arjantin Caddesi ndeki kafeler de buluşulacak.

Boş verin kafeleri, kahveleri, Karum u, Atakule’yi;

Ulus a, Posta Caddesi’ne gidin.

Hal in karşısındaki Suluhan’ın merdivenlerden aşağıya inin. Zaman tünelinde, geçmişe yolculuk yapacaksınız. Aşağıda, unutulmuş bir dünya sizi bekliyor.

O eski çarşıya, esnafına, fare kapanlarına, ibriklere bayılacaksınız.

Sola dönünce, tenekeciler çarşısından geçerek Ankara nın en hünerli kilitçilerinin önünden, Belediye nin yanına çıkın. Oradaki Kuşçular Çarşısı nda, takla atan güvercinleri mutlaka görün.

Ankara Kalesi’ne çıktığınızda burçlardan ayağınızı sallandırın. O sıralı merdivenleri tırmandıktan sonra bir rahatlığı hak etmiş olacaksınız.

Çıkrıkçılar Yokuşu’nun başındaki yaşlı ayakkabı tamircisine, Kalaycı Kazım’a mutlaka benden selam söyleyin.

Oradan da Maltepe’deki Ankaragüçlü-Tükrük Köftecisi Ferit e gidip, bir ekmek arası ızgarada köfte yiyin. Sonra da ince belli çay bardakları ile bir çay için.

Siz yıllar sonra, ne o güvercinleri, ne hünerli kilitçileri, ne ekmek arası köftecileri, ne de aslında olmanız gereken yerleri hasretle hatırlasanızda maalesef bulamayacaksınız.

Ama bugün,  aklınızda hep hoş bir anı olarak kalacak; hipermarket girişlerinde üstünüz, başınız, poşetleriniz aranırken…

ŞANLI ZAFER

 

Sadece gidişi olan yollara revan olmuş civan mertler. Veda ettiler al yazmalılarına. Öptüler hürmetli analarının elinden. İnanç ve güven veren güçlü ellerine omuzlarına koyarak “Haydi evlat uğurlar olsun” diyerek gönderdi babaları. Veda mendillerini salladılar. Sonsuz dualar yoldaşları oldu. Gökler çökecek birazdan. Haydi Bismillah…

Yirmi bir düşmana bir Türk biçilir. Çanakkale’de savaşan askerimizin yemek menüsü şöyledir…

 

15 Haziran Sabah: Üzüm hoşafı. Öğlen: Yok. Akşam: Yağlı buğday çorbası ve ekmek.

26 Haziran Sabah: Yok. Öğlen: Yok. Akşam: Üzüm hoşafı, ekmek.

18 Temmuz Sabah: Üzüm hoşafı. Öğlen: Yok. Akşam: Yarım tayın ekmek.

8 Ağustos Sabah: Yarım ekmek. Öğlen: Yok. Akşam: Şekersiz üzüm hoşafı, ekmek yok

21 Temmuz 1917\'den itibaren ordu emriyle ekmek istihkakı 500 grama indirilmiştir.

 

Ey boğazın köpüklü suları. Hiç böylesine şahit olmuş muydun? denizini kızıla boyayarak. Nice siperler yaptılar gülle kurşun kar etmeyen. Boğazın koylarında o mübarek erlerin bilekleri işler. Ey boğazın hülyalı suları. Şimdi ise hürriyetin neşesiyle yeşil tepelerin eteklerine köpüklü dalgacıklarla danteller işliyorsun. Oradaki kahramanlarımız olmasaydı. Halimiz nice olurdu. Ey şahadet mertebesine eren kınalı kuzular. Fanilerin yazamayacağı bir destan yarattınız. Kanlarınızla yoğurduğunuz tepelerde. Rüzgarlar edebi yete kadar cenginize terennüm edecek. Dört bir yandan sütün sütun fatihalarla yükselen mezarlarınızı gökler selamlayacak. Ruhunuz şad olsun.



ÇANAKKALE DESTANI

 


18 Mart 1915' de açtı Türk birlikleri gözlerini. Kargaların ağlayan sesiyle uyandılar. Günün ilk ışıkları ile kamaştı gözleri. Vatan uğrunda şehit olmayı bilircesine, abdestlerini aldıktan sonra helalleşmekteydiler. Her şeye rağmen cesur adımlarla çiğnediler yolları. Tüfeklerini namus bilip, emin adımlarla yürüyorlardı. Hızlı hızlı çarpan yürekleri, vatanları için koşuyordu. Yaşlısıyla genciyle şahlanacaktı bu millet.Yüzyılın hesabını soruyordu Çanakkale!..
''Ya istiklal, ya ölüm!''  diyerek nimet bildikleri vatanları için savaşıyorlardı.

Feryatla inleyen o sesler, yürekleri dağlıyor, gözyaşları akıtıyordu. Üstlerine yağmur gibi döküldükçe cesetler, nefeslere taze can, tüfeklere yeni mermi katıyordu. Top sesleri yürekleri cız ediyordu. Top tüfekten daha sık, gülleler, yağan mermiler…

Kahraman orduyu seyret ki, ibret olsun cümle aleme. Gör ki, askerin, o çemberi göğüsünde nasıl kırdığını. Tek tek toprağa düşünce fidan boylu asker. Sızlar ana yüreği, kesilir nefesler. Tüfeğiyle gömülen o bedenler; kimilerinin can yoldaşı, kimise kardeşidir. Yaşayamazlar acılarını. Boğazlarındaki yumruktan dolayı yutkunmayı bile unutmuşlardır.  Bugün baba ocağına bir ateş daha düşmüş, pırıl pırıl bir fidan daha sönmüş,  geleceğin yüreği vatanla bir olmuştu.
En büyük azimleriyle koştular vatan için. Heyecanlarını yenmeyi başarmışlardı.Gözlerini kapatıp, zafere yolculuk edeceklerdi. Zafer sesleri dinliyor yerler, gökler. Toprak gibi iclalini ettin hayran… Mutluluk kokusu bıraktın, masmavi gökyüzüne. Aşık ettin kendine bu hür vatanı Çankakkale
!

  

Eda ERDEM 'in kaleminden. Teşekkürlerimizle...


BEDAVA HAYAT

Bir varmışla başlar hayat. Daha gözümüzü bile açmadan basarız feryadı. İlk gözyaşımızla mutlu olur çevremizdekiler. Sesimizi ilk ağlayarak duyururuz dünyaya. Halbuki ne varda ağlarsak.


            Bir varmışla başlarız yaşamaya. Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş diye devam eder bitmek tükenmek bilmeyen isteklerimiz. Hâlbuki bedava yaşadığımız bu dünyadan ne istersek daha. Soluduğumuz hava bedava içtiğimiz su bedava. Hiç faturasını ödüyorum diye söylenme içinden. Dünyada ki en değerli nimet su değimlidir zaten. Demek ki en değerlisine sahip olacak kadar zenginmişiz. Gülümsemek bedava, kahkaha atmak bedava, hatta koşmak bile bedava. Peki neden oturup yakınırız hayattan? Demek ki ağlamakta şart olmuş bir yerde. Üzülmeyi ağlamayı bilmeseydik; mutluluğun ne anlamı kalırdı ki. Mutluluğun kıymetinin farkına nasıl varabilirdik ki.


            Sevmek bedava arkadaşlar! Kendinizi sevmekle başlayın işe. “En mükemmelini” yani. Dört dörtlüğüz ya hepimiz, karşımızdakini dört üçlük görerek. Bırakın artık şu yakınmayı da. Bedava hayatın tadını çıkartın. Hem de bedava kuyruğuna girmeden, sıra sizdeyken, siz hep birinci sıradayken, arkanızdaki sizi itmeden, tam sıra sendeyken öğle paydosuna girmeden ya da mesai bitmeden bedeva hayatın tadını çıkarın…

 

 

DENİZ GÖZLÜM

 

Mustafa’m Kıdemli Yüzbaşım, Genel Kurmayım, Kumandanım, Yarbayım, Albayım, Tümgeneralim, Komutanım, 9. Ordu Müfettişim, İlk Cumhur Başkanım. Deniz gözlüm, sevdalım senden başka yoktur varlığım. Sen ki koca Türk. Olağan üstü bir devrimci. Başöğretmen Atatürk. Yurdun ilk öğretmeni. Emanet aldık senden, kurduğun cumhuriyeti.

Gönlümün Beyi. İnsan Rabbinden başka, görmediği birine bu kadar âşık olabilir mi? Bu kadar derin taşıyabilir mi sevdasını? Ve bu kadar özlem duyabilir mi kaybolmak istediği deniz mavisi gözlerine. Bıraktığın hazine bizim. Kimse göz dikemez tek karışına. Kandır bunun bedeli, candır cananı bile olsa…

 Sen ki hilkat denilen ummanın en büyük incisisin. Kendi dehanın belki sende hayretçisisin. Atatürksün sen çağdaşlaşmış bir Eren. Atatürksün sen andıkça güzelleşen. Sevdiğimsin sen. Kalbimin ta derinine yerleşen. Yeniden gönderse rabbim seni bana. Yine aynı yazsa kaderini. Ne 10 Kasım alabilir seni benden, nede devasına geç kalınmış bir illet seni alıp götüren. O iletki ne çare buldular geç kalınış derdine. Nede uzatabildiler ömrünü. Sadece isim verdiler siroz diye.Tüm bedenini sarmıştı.dökemedin içindeki derdini. Düşmanı denize döktüğün gibi.  Aynı bedende yaşarım ben seninle o acıyı Atam. Aynı anda yumarım gözlerimi dünyaya. Senden önce girerimde o kara toprağa. Seni hiçbir yere göndermem Atam.

         Mutluluğumun, kederimin, sevincimin, zaferimin, yenilgimin yoldaşı. Gönlümün sırdaşı. Gözyaşım, baş tacım. Mürüvvetimde, saadetimde gönlümdeki yegâne aşkım. Ben gönlümü senden yana gönderdim. Onun bir daha benden yana gelmesi mümkün değildir. Ey hilal kaşlım gönlümü aldın. Şimdi geri dönecek deseler, bir can isteseler ben canımı ve başımı çoktan senin yoluna koydum. Yüce Rabbim ’e dua ediyorum ki. Varlığını ve sevdanı kalbimden bir an bile eksik tutmasın. 

 

 

ANNE VE BABALAR

 

Benim annemin bir tane olduğu gibi, herkesin annesi de bir tanedir elbet. Ama kız çocukları için babalar bir başka. İlk aşık olduğumuz kişi babamızdır. Büyüyünce evlenmek istediğimiz tek delikanlıdır o. Dünyadaki en yakışıklı erkektir (ta ki büyüyene kadar! Aklımız erdiğinde dünyadaki tek yakışıklı erkek ATATÜRK’TÜR.) Babamıza bu kadar düşkün olmamıza rağmen; ağlarken mızmızlanırken Anneeee! diye ağlarız. Çünkü bir tek o avutur bizi. Bir tek o çeker kahrımızı. O yüzden bir tanedir ya anneler. Gözümüzü annemizin hadi uyan demesiyle açıp,  hadi artık uykuya demesiyle kapatırız. Okul ve iş hayatımız boyunca alıştırmıştır annemiz bizi bu ilgiye. Ya annem olmaz ise… Kim uyandırır beni sabahları? Kim öpüp iyi geceler diye uyutur beni? Kim sever beni annem olmaz ise, kim anlar derdimi gözüme bir kere bakmak ile? Kim getirir omzunu ben ağlarken, kimden alırım ben gücümü? Ben yaşadığım sürece yanımda ol annem.
-
Anne dışarıda alış-verişteydi. İki buçuk yaşındaki bebeğe babası gözkulak oluyordu.

Aslında bu pek de zor bir şey değildi. Yavrucak halının üzerinde çay seti oyuncağıyla oynarken baba da koltuğunda gazetesini okuyor, ara sıra da bebeğinin kendisine çay seti oyuncağının minik plastik fincanlarıyla ikram ettiği suları çay niyetine içerek oyuna iştirak ediyordu.

Derken anne eve geldi. Baba anneye sus işareti yapıp, bebeği izlemesini istedi. Bu çok şirin hareketini annenin de görmesini istiyordu. Anne, bebeğin elinde çay fincanıyla salondan çıkıp, biraz sonra içi su dolu olarak babasına getirmesini ve babanın da onu çaymış gibi içmesini seyretti.

Sonra gayet sakin bir tavırla elindekilerle mutfağa geçerken eşine seslendi:

- Uzanabildiği tek su kaynağının klozet olduğunu biliyorsun, değil mi ?

Sonuç-1: Anneler evlatlarını çok sever ve onlara dair her şeyi bilir.

Sonuç-2: Babalar evlatlarına dair bir çok şeyi bilmez ama onları çok sever.

 

 

YURDUN SELAMI VAR!

 

Küçük bir yuvadan kocaman yürekler seslendi sizlere.  Hepsinin selamını aldım sizin yerinize. Çok küçükler daha. Hayat, bazılarını doğar doğmaz bazılarını da aklı başına erdiğinde ailesini tanıtarak göndermiş onları devletin kucağına.

            Hangisi daha şanslı sizce? Ailesini bildiği halde orda olan mı? Yoksa “Oldum olası buradayım abla. Benim evimde burası dünyamda” diyen mi? Büyük bir oyunun küçük parçalarıydı her biri. Onların oyuncakları tozdu, topraktı, çamurdu. Arada bir yuvanın bahçesinden gizlice kaçarak sokaktan topladıkları gazoz kapağı, sigara kartonlarıydı oyuncakları. Ne topları, ne gök rengi bilyeleri nede markalı bebekleri oldu onların.

Her şeye rağmen kavlamış esmer suratlarıyla hep gülümsüyorlardı. Dizleri yara içindeydi. Yere düştüklerinde elinden tutup kaldıracak kimseleri yoktu. “Hadi annecim uf oldu öpeyim geçsin” diye teselli etmiyorlardı onları. Hayata meydan okurcasına, işte buradayım sahipsiz değilim dercesine gülümsüyorlardı.

            Devlet kurumları onlara sahip çıkıp kahırlarını çekmişti de. Anne babaları çekemedi. Çoğunun ailesi olduğu halde onlar yuvada büyüyorlardı. Bu suçun faturasını yine onlar ödüyorlardı. Sakın yanlış anlaşılmasın. Belki de onlarda mecburiyetten acı çekerek bıraktı oraya. Fakat hiçbir mazeret evladını yuvaya yapayalnız bırakmayı açıklayamaz kimseye. Hem yalnız da değil onlar. Koskoca aileleri var her birinin. Arkadaştan öte kardeş olmuşlar orada. Birileri sahip çıkmış bazılarına.

            Hepsi çok mutlular! Gelecekleri garanti altında olmasa da. Babalarından miras kalmasa da, hepsinin gönülleri zengin, yürekleri ter temiz. Onlar kendilerini en iyi kendi dilleriyle anlatıyorlar. Gidin bir dinleyin onları. Daha sıkı sarılın sahip olduklarınıza. Biz bir günümüzü bağışlayıp onları görmeye gitmiyoruz. Ama onlar ömürlerinin büyük bölümünü orada yaşıyorlar.

Dünyaları ora, haylazlıkları ora, aileleri yine ora onların!

 

MAVİNİN DEĞERİ

 

Maviyi vurdular sayın yargıç! Çok kişiydiler. Tek başına kendini onlara karşı savunamadı zavallı. Maviyi vurdular sayın yargıç… Vuranların hepsini gördüm,  kalabalıktılar. Gözleri kararmış delicesine vuruyorlardı. Oysa mavinin kimseye zararı yoktu. Bizi yaşatan oydu. Tertemiz kalbiyle huzur ve hayat veriyordu insana. 

Ne yapmıştı, o insanlara. Kime ne zararı olmuştu hani? Ona bütün yapılanları içine attı hep. Kendinden başka kimseye anlatamadı ona yapılan haksızlığı. Hırçınlığı da kendineydi öfkesi de. İçten içe yedi bitirdi kendini. Köpük köpük sahile vurdu gözyaşlarını.

Sevdiğinden ayrılan, koşup onu taşladı. Eşsiz güzelliğini izleyerek yemek yiyen, karnı doyunca çöpünü ona fırlattı. Hepsini gördüm sayın yargıç maviyi yitirmek üzereyiz. Oysa onun hiçbir suçu yok. Kendini savunamıyor. Derdini kimseye anlatamıyor. Kimsede yapacağından geri kalmıyor. Oysa o giderse mahvoluruz. Mavisiz bir hayat düşünemiyorum. Ona ihtiyacımız var. Davacıyım sayın yargıç. Hepsinden bir bir şikâyetçiyim.

Soluduğumuz hava mavinin. İçtiğimiz su mavinin. Uçsuz bucaksız denizlerde mavinin. Nasıl kıydınız ona? Oysa onsuz yaşanmayacağını biliyorsunuz. Peki bu kininiz kime? Artık incitmeyin onu. Bırakın güzelliğini temizliğini yaşayalım. Kendi elimizle boğmayalım maviyi. Unutmayın her şey sizin elinizde! Kendi sonunuzu kendiniz hazırlamayın. Onu öldürmekte sizin elinizde. Sonsuza kadar yaşatmakta…

 

HAYATIN ANLAMI

 

Çok şükür bu güne de çıkmışız. Küçük mutlulukları keşfetmeli ve okyanusa ilk kulaçlarımızı atmanın zamanı geldi. Bir düşle başlar hep şey, ya da biter. Öncelikle kanatlarımız gözüksün ceketimizin kollarından. Beklentileriniz basit olmalı. Emin olun Kafdağı’nın ardında değil, önünde bekliyor sizi mutluluğunuz.

            Hayat; siz gelecek ile ilgili planlar kurarken, başınızdan geçenlerdir. Şekillendirip, sahip olacağınız bir gelecek oluşturamıyorsanız. Değiştiremeyeceğiniz bir geçmişinize takılıp kalmışsınız demektir. Dünya üç günlüktür. Dün bugün ve yarın. Dün geçti artık. Ona ancak yolunuza devam ederken, dikiz aynasından bakabilirsiniz. Yarınla karşılaşacağımız meçhul ve de yarın ne olacağımız belli değil. Hayatımız bize bağışlanmamıştır. Sadece ödünç verilmiştir. Öyleyse bu günün kıymetini çok iyi bilmeliyiz.  Hayatta her zaman yalnızca tek şansınız olduğunu düşünün. Yaşamınız boyunca asla ikinci okunuz olmasın. İkinci atışınıza güvenirseniz ilkinde dikkatsiz olursunuz. Her zaman hedefinizi ilk ve tek ok ile vurmalısınız. Yaşlılıktan yay gibi görünen birine “Hey ihtiyar! Yay kaç para?” diye sormuşlar başkasının kusurunu arayanlar. Bunun üzerine yaşlı adam “Yaşarsan bedavaya alırsın” cevabını vermiş. Sürekli bir şeylerden yakınmamayı bilmeliyiz. O öyle de ben neden böyleyim diye yakınmak yerine, elimizde olanla yetinmeyi öğrenmeliyiz.

            Bir gün balığı çok seven biri tezgâhta ki balıklardan birini koklayarak yüzünü buruşturmuş. Balıkçıya dönerek “Bu balık kokmuş” diye şikâyette bulunmuş. Sinirlenen balıkçı “Çok tazedir, denizden yeni çıktılar” deyince, müşteri illaki yakınacak ya “O zaman azı kokuyor” demiş. Sürekli bir şeylerden şikâyet etmemeyi öğretmeliyiz kendimize. Hayat, tek kullanımlıktır. Onu iyi değerlendirmeliyiz bence!

HAYATIN İÇİNDEN

Hayatın neresinde hangi zamanında duracağımız meçhul. Çok bunaldığımızda; müsait yerde inecek var deyip durduramıyoruz hayatı. Durmak bilmeden sonuna kadar sürüklüyor bizi zaman.

         Olmasını istediğimiz gibi değil, olması istenildiği gibidir yaşam. Ve aslında tek kullanımlıktır hayat. Kimine göre adil. Kimine göre kalleştir. Hayat öyle bir karmaşadır ki… Doğru zamanda yanlış insanı çıkarır karşına. Ya da yanlış zamanda doğru insanın kaybına neden olur. Artık güven ve mutluluk bulmak çok zor. İnsanları tanımak bir o kadar imkânsız. Ya zamana yeniliyorsun, ya da karşındaki insan olarak tanıdığın varlığa. Ne uzuyor ne de kısalıyorsun. Hayatının en güzel yıllarını okumaya bağışlıyorsun, babanın hayrına. 65 yaşından sonra ne yapıyım ben hayatı? Saatlerce kuyrukta emekli maaşımı bekleyip, 1 lira zam gelecek diye mi sevineyim? Ya da sonuna kadar yaşayıp, hala yaşamak istiyorum diye dünyaya kazık mı çakayım?

         Yaşamak zorlaştı diyorlar. Artık ekmek aslanın ağzında değil midesindeymiş. Kolayları yaşamışsınız. Bütün zorlar bize mi kaldı yani. Hani nereye gidersem güneş benimleydi? Bilmediğim bir masal anlatın bana. Artık ne kurt kuzuyu yesin. Ne de iki kardeş kaybolsun ormanda… 

NEFES ALMAK

 

Bir varmış bir yokmuş diye anlatılmalı orası. Koskoca başkentin Çubuk ilçesinin dağları arasında küçücük bir köy olan Uluağaç burası. Cennet gibi bir köyde geçirdim hafta sonumu. Ben hayatımda ilk defa yaylaya çıktım. İlk defa yemyeşil bahçeden tertemiz tazecik sebzeler yedim.

 Köy orman ortasında. Etrafını ağaçlar bir duvar gibi sarmıştı. Orası bam başka bir dünyaydı. Orda hayat başka,  nefes almak başka, yaşamak başka. Aldığın nefes şifa. Biz şimdiye kadar nefes diye ne çekmişiz içimize? Uzun uzun çektim temiz havayı içime. Dağlardan esen kekik kokularıyla mest oldu ruhum. “Ciğerlerim bayram etti” sözü orda yazılmış bence. Temiz havayı solurken nefesim tıkanıyordu. Egzos dumanından, kalarifer bacalarından çıkan isli kokulardan temizlendi ciğerlerim. Akşam yüzünü gösterdiğinde ise beynime kazıdım o manzarayı. Alacakaranlık arttıkça, güneş aşağılara uzanan ovadan tamamen çekilmişti. Yalnız arkamızdaki büyük ormanda, ağaçların üzerine atılmış, kırmızı ipekten bir örtü gibi rüzgârla hahif hafif kıpırdıyordu batan güneş. Biraz sonra büs bütün kayboldu. Karanlık çöktüğünde ağaçlar konuşmaya başladılar. Yaprakların hışırtı sesleri yükseliyor, kendi aralarında uğulduyorlardı. Temiz havanın serinliğiyle uyuduk o gece.  Ertesi gün dönüş vakti geldiğinde, o ağaçlara, koca ormana, hiç durmak bilmeden akan suya sarılıp ağlayasım geldi.

Çağa ayak uyduracağız diye temiz havadan yoksun yaşıyoruz, yaşamaksa! Artık inşanlar merhametten yoksun hale gelmişler. O şifa dünyasını kare kare satmışlar yabancılara. Hangi vicdan el verir,  köyünü, toprağını harcanıp biten bir kâğıt parçasına satmaya? Elinizi vicdanınıza koyun ve o vicdanınızı avuçlarınızın içine alın…


VATAN UĞRUNA


Şehit deyince ürperir içimiz. Üşürüz, buz kesiliriz. Biz evladımızı, yârimizi, kardeşimizi askere gönderirken düğünü bayram ederiz. Asker olacak aslanım diye kınalar yakarız. Gidecekte bir hainin şerefsiz kurşununa gelecek diye hiç düşünmeyiz. Kaç yürek yandı bu güne kadar? Kaç can gömüldü gözyaşlarıyla toprağa?

Erkeklik vatanı uğruna yeri geldiğinde ölmekti. Ölenlerin hangisinin yeri gelmişti? Daha kaç can vereceğimiz vardı dağdaki şerefsize? Vatanı korumak uğruna gittiler her biri. Gözlerini kırpmadılar cesurdu yiğitlerimiz.

Geride bıraktıkları vatan iki kardeşti. Biri vatani görevini yaparken, diğeri dağdaki kardeşini vurmak için pusuya yatmıştı. Vatan sevdaydı. Sevdiğinin başını kesecek kadar çok sevmesiydi karşısındakini. Vatan annelikti. Bir annenin evladını acımadan parçalara ayırarak sobada yakmasıydı anneliği. Vatan yardım severlikti. Halkına yardımda bulunurken, ne kadarını cebime atsam diye düşünmekti. Vatan saygıydı. Çiftçiye gözünü toprak doyursun demekti vatan.

Vatan neydi biliyor musunuz? Binlerce askerimizin canını alan Öcalan’a. Atatürk’ün kurduğu mecliste Sayın Öcalan denilmesiydi. Hadi buyurun alkışlayın vatanımızı. Bütün olanlara göz yumun. Göklere çıkarın bu eşsiz güzelliği. Bir şehit annesi; “ Oğlumun kanını yerde bırakmayın” diyordu. Kardeşi; “ Bir Mehmet gider bin Mehmet gelir” diye haykırıyordu. Babasının ise çatlamış yorgun dudakları arasından “Vatan sağ olsun” cümlesi çıkmıştı sadece. Vatan sağ olsun işte.

Gençler sözüm size. Atamızın izinden giderek ülkemize yakışır gençler olalım. Neyime gerekçilerden olmayalım. Benim diyelim. Bu vatanın Bizim olduğunu bir kez daha hatırlayıp el ele verelim. Birlikte yüceltip. Birlikte unutturalım geçmişin kötü izlerini. 

VAROLAN GELİŞİM, KAYBOLAN İLETİŞİM

 

Gittikçe gelişen bir ülkede. Batılaşmaya meyilli insanlarız her birimiz. Her şeyin en iyisine, en güzeline laik olarak yetiştiriliriz. Amacımız her zaman yükselmektir. Böyle de olmalıdır zaten.

Hal böyle olunca bazı güzellikler geride kalır.Gelişimden,teknolojiden yararlanalım derken, manevi değerlerimizin çoktan üzerine basıp geçmişizdir. Artık ne asker mektup beklemektedir. Ne kimseye telgraf gelmektedir sevinç içinde. Ne de sevdalı sevdiğine yazar dilinin söyleyemediğini. Kırtasiyelerde en dip rafa indirilmiştir mektup kâğıtları. Sadece adli bir olayda alınır zarflar. Resimsiz, kokusuz, bembeyaz zarflar. Yılbaşına özel Noel baba desenli kartpostallar tarihe geçmiştir çoğu yerde. Satmaya bile gereksinim duymaz kırtasiyeler, bakkallar. Hani nerde satın alanlar?

Git gide gelişen hızına bile yetişemediğimiz bir çağdayız. Bir birimize bir telefon kadar yakın, bir telefon kadar uzağız. Çoğu zaman çalan telefonlara bile cevap vermekten aciziz. Daha olmadı, kapatıp ulaşılamaz konuma geliriz. Bir birimizi gidip görmek yerine. Sanal ortamda merhabalaşırız.

Hatta hangi dil olduğu bilinmeyen, en kıymetli dilimiz Türkçeyle alakası olmayan.

Saçma sapan kısaltmalar alır uzun ve anlamlı cümlelerimizin yerini.

Hiç bir şeyin anlamı yoktur artık. Duygularımız, Düşüncelerimiz, manevi değerlerimiz ve hatta harflerimiz bile bu kadar değişime uğramışsa. Bu kadar gaddarlaşmışsa yüreklerimiz. Buyurun gelişelim! İnsanlar arası iletişim yok olsun! Hiç bir şeyin değeri kalmasın. Cümlelerimiz slm, mbr, nbr ile başlasın! 

ÖLÜM ATOLYELERİ

 

         Yine acı, yine öfke ve yine çaresizlik. Belki de bunların hiç birinin sonu gelmeyecek. Fakat sonsuza kadar da böyle sürmez ki hayat…

         Sonsuza kadar değil zaten. En fazla üç yıl sürüyor bu acı. Gencecik bedenlerine üç yıl biçiliyor yalnızca. Üç yılda yaşa bütün hayatını, üç yılda yaşa aşklarını. Sadece üç yıl veriliyor ellerine. Aynı kotları verdikleri gibi. Üç yıldan fazlası yok, vidanın olmadığı gibi. Taşlı çay köyünde yaşları 17-18-19 olan deli kanlılar şimdi ölümü bekliyorlar. Kot taşlama atölyesi burası. Bu atölyede maske yok, önlem yok, vicdan hiç yok. Akciğerleri kum doluyor gencecik insanların. Ve silikozit hastalığının tedavisi yok muhteşem ülkemizde. Her zaman olduğu gibi yurt dışında var sadece oldukça pahalı bir ameliyat akciğer nakli. Çaresizlik değil mi işte. Tek çare ölüm bekledikleri.

Küçücük bir umut olur ya hani o bile yok hayallerinde.Koca bir yığın kum var akciğerlerinde. Her evde 2-3 kişi hasta olan. Bekliyorlar sessizce. Kocaman sessizlik içinde, ölümü bekliyorlar çaresizce…

YAŞAMIN SIRRI

 

Hala yaşadığım için mutluyum. Şikâyet etmeyi bıraktım artık. Şimdi daha huzurluyum. Hiç sorma şimdiye kadar neden her şey itici geldi, neden yakındım hayatımdan, neden lanet okudum hep dünyaya, neden bütün aşklar Roma’yı yakmaya kalkıştı diye hiç sorma.

Hepimiz bir telaş içindeydik. Hep bela arıyorduk bir yerlerden. Sürekli incittik karşımızdakini. Hâlbuki incinmek incitilmek kimin hoşuna gidiyordu. Neden karşıdakinin yerine kendimizi koymak zor geliyor bize. Ne olurdu sanki elimizdekiyle yetinseydik her birimiz. Karşımızdakinde neden hep mükemmelliği arıyoruz? Kendimiz çok mu kusursuzuz? Bencilliği sevmiyoruz. Her birimiz her gün bencilleşiyoruz. Her şeyin tekrarı olur. Olmaz denilen şey bile tekrar yaşanır. Her şeye yeniden başlanır. Her anı birden fazla yaşayabiliriz.

Fakat hayatı bir kez yaşarız. Yolculuğa çıkmadan önce anlamalıyız hayatın değerini. Canımız yanmadan. Başımız çıkamazla olmaz'ın arasına sıkışmadan şükür etmeliyiz. Haydi, gelin büyük bir oyun oynayalım sizinle. Herkes kendini sınasın. Hangimiz kaç saat, kaç gün, kaç ay, kaç yıl dayanacak hiçbir şeyden şikâyet etmemeye. Daha çok şükür eden daha çok yol alır. Hadi hepinize bol şans, yolunuz ap açık olsun.

 

KALAN İZLER

 

Sayamadığım yılları, silemediğim izleri,

Yok, ettim bu gece.

Kalbime baskı yapmadım.

Bıraktım kendi atışına iyice.

Sarılmak istedim sana.

Her şeyi unutarak sarılmak.

Oysa adını haykırsam suç olacak.

Sesin değdikçe tenime,

İçimde volkanlar patladı.

Bırak beni akışıma, artık uğraşma benimle.

Bir ayini yaşar gibi kutsa tenimin her zerresini.

Bırak artık beni, bırak olma benimle.

Eğer ansızın çekip gidersem hayatından üzülme!

Sen geçen gece yaptığın gibi yap.

Bana yağmur damlaları topla.

Ben uyurken serpiştir rüyama.

İKİ KARDEŞ

 

         Güzel bir güne günaydın dedim o sabah kendime aynada. O gün farklı doğmuştu güneş. Güneşin doğuşunda bir anlam yüklüydü sanki. Kuşlar sıradan ötmedi o gün. Her biri en güzel şarkılarını söylediler bana. Banaydı güneşin doğuşu. Banaydı bütün güzel şarkılar ve benim içindi rüzgârın esişindeki uğultu. Her şey benim için organize edilmişti. Her kes farkındaydı bir kardeşim olacağının.

Evde yalnızdım. Bütün ailem annemle birlikte doğuma gittilerdi. Hepimiz heyecanlıydık. Yalnızlığım sona eriyordu. Onunla oynayacağım, sırlarımı paylaşacağım hatta tartışacağım bir kardeşim olacaktı. Ada, Efe, Ada, Talha, Devrim ve daha bir sürü isim düşünüldü. Evin yakışıklısı olarak ben çekmiştim o gün kurayı. Kura da umut çıktı. Hepimizin aklına yatmıştı umut. Onunla ağabey kardeş büyün mahallenin hâkimi olacaktık. Kim bilir kaç bahçeden kiraz çalıp kaçacaktık. Tüm gün odamızı düzenledim. Onun yatacağı beşiği tekrar tekrar düzelttim. Sabırsızlıkla gelmelerini bekliyordum.

Akşam oldu kimse yok. Yolun taa en başını görmeye çalışıyordum. Tek bir ışık bile yoktu.

Saat daha da ilerledikten sonra teyzem anneannem geldiler. Kardeşim dünyaya gelmişti. Ağzı burnu elleri minicikmiş daha annemle telefonda konuştuk da. Kardeşim bana benziyormuş. Eee kime benzeyecek bana benzemeyip de. Aradıklarında yoldalardı. Saat bir hayli geç olmuştu fakat onlar hala yoklardı. Anlaşılan bana sürpriz yapacaklardı. Telefon çaldı. Babam arıyordu fakat babamın sesi değildi telefonda ki ses. Biraz sonra teyzem telefonu elinden atıp ağlamaya başladı. Korkunç bir çığlık atarak gittiler dedi. Kim nereye gitmişti? Anneannem sarıldı teyzeme. Teyzem benim varlığımda habersiz o lanet kaza onları da mı alacaktı. Hangi birini kaldırsın yüreğim hangi birine yanayım diye bağırdı. Evde her kes ağlıyordu. Bir şeyler anlamıştım. Fakat anlamak istemiyordum. Öldüklerine inanmak istemiyordum. Kardeşimi daha hiç göremeden umudumu yitirmek istemiyordum. O ölmemeliydi. Annem, babam, akrabaları ölmemeliydi. Minicik bir can gelecekti dünyaya. Hepsini mi almayıldı benden. Onlar olmadan nasıl yaşardım.

         Yaşadım yirmi yıl oldu. Yirmi yılda her gece gizlice ağladım. Geri gelmediler! Ara sıra rüyalarımda görürdüm onu. Kardeşimi rüyalarımda tanıdım ben. Annemin karnına koyardım başımı. Ses vermezdin ama kıpırdandığını hissederdim.

Şimdi her an dua ediyorum. Her gece onu rüyamda görüyüm de, yaşayamadığım çocukluğumu düşlerimde yaşayım diye. Her gün, görmezdim onu. Biraz özlerdim. Her gün görseydim belki tartışırdık bile. Belki aynı kızı ikimiz severdik de paylaşamazdık. Ama olmadı işte. Her şey sadece koca bir düşten ibaretti. Benim kardeşim düşlerimdi. Benim hayallerim ailem oldu hayatım boyunca. Şimdi rahat uyusunlar. Elbet bir gün yine bir araya geleceğiz. O gece ben bekledim onları. Şimdi onlar beni bekliyorlar…

 

 

BOLU ŞELALESİ

 

Bolu da yaşayan fakir ve yakışıklı bir delikanlı köyün en güzel kızına âşık olmuş. Birbirlerini çok sevmişler. Bu âşıkların evlenmesine kimse engel olmamış. Evlenmişler çok mutlu olmuşlar. Mutlu çift daha birbirine doyamadan adam amansız bir hastalığa yakalanmış. Yataklara düşmüş. Halsizlik ona hiç bir şey yaptırmıyormuş. Güzel kız çok üzülmüş Allah'a isyan etmiş. Bu durum canına tak edince kendini kayalıklardan aşağı bırakmış. Aşk tanrıçaları kızın kayalıklarda can vermesini istememişler. Onu oracıkta akan şelaleye dönüştürmüşler. O kızın bedeni şelale olarak akmaya başlamış. Fakat bu durum acısına acı katmış. Kızın bedeni şelaleden akarak taşlara çarpıyor. Kızın canı daha fazla acıyormuş. Bu şelale bir göl oluşturmuş kendine. Bu gölden aşk acısı çekenler su içiyorlarmış. Su içenin acısı dindikçe kızda bir nebze olsa rahatlıyormuş...

MELEĞİME

 

         Bu sefer kalemim minnettar kaldığım o koca yüreği yazacak. Onu size nasıl anlatacağım, kelimelere nasıl sığdıracağım bilmiyorum.

         Hayata ilk adımlarımı atarken elimden tuttu düşeyim diye sıcacık elleriyle. Gittiğim yolda kaybolmamamı öğütledi bana her zaman. Yoluma ışık tuttu  parlayan gözleriyle. Okuma yazma sevdamı o işledi motif motif yüreğime. Doğruyu gösterdi bana. Yanlışla doğrunun o incecik ayrımında. Hiçbir zaman buruşturup da atmadı beni bir kenara. Hadi düşene de bir tekme hurra diye koşmadı diğerleri gibi. Onlar karaladı o sildi yanlışlarımı, hatalarımı.

         Başımıza gelen her şey; bir sınama, bir ceza, bir ödül, bir önlemdir her zaman. Hayat okul gibi değilmiş arkadaşlar. Önce ders vermek yerine sınava tabi tutarmış bizi. Gereken dersi almadıysak. Aynı sınavla defalarca yine karşılaşırmışız. Ben bunu sizden öğrendim öğretmenim. Hayatıma yön verdiğiniz için teşekkür ederim.

         O koca yüreğin sahibi sizsiniz Sevilay Hocam. Yıpratmadan, karalamadan, azimle,  büyük bir sabırla eğittiniz beni. Size ne kadar teşekkür etsem azdır.

         Her şeyin kurucusu sizsiniz. Siz Atatürk’ün tarif ettiği öğretmensiniz. Ne mutlu ki hayat beni sizinle tanıştırdı. Emeğinizi hiçbir zaman ödeyemem öğretmenim. Kalemime güç verdiğiniz için teşekkür ederim. Beni hayatla tanıştırdığınız için teşekkür ederim. Beni adam gibi adam ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Siz hayatta değer verilecek, unutulmayacak tek insansınız. Tanrının özenle yarattığı, O eşsiz ruha sahip. Benim gökten zembille inen, biricik kos kocaman armağanımsınız.

SONSUZLUĞA YOLCULUK

 

          Her zaman her şeye merhabayla başlardım. Yine merhabayla başlayabilseydim keşke. Bu seferlik elveda diyorum. Bu benim hayatta kullanacağım en son kelimeydi. En sonun, şimdi geleceğini nereden bilebilirdim ki. Bana çok uzak gelirdi ayrılık. Fakat hayat sürprizlerle dolu.

        Hayat, yaşamak ve sürprizler... Bu günlerde bunların anlamını bir kere daha düşünür oldum. Ben bu hayat için savaştığımı sanırdım. Ama bu, hayatın umurunda bile değil. Hak ediyor muyum bu gidişi. Gitmek istemezdim buralardan. Bir defa da olsa bende içmek isterdim abı hayat suyundan. Neden olmasın ki? Bir şans daha isterdim. Sahip olduklarımı yanımda götürebilmeyi denerdim. Ya da oradakileri buraya getirebilmeyi... Ama en kötüsü de ne biliyor musun? Arada kalmak... Ben ne gidebildim ne de kalabildim. Hiç bir şey yapamadım. Vaktim olmadı. Ya da vaktim vardı da ben mi değerlendiremedim? Bunlar kolay şeyler. En zoru da ne biliyor musun? Ölüme adım adım yaklaşırken, hiç bir şey yapamamak. Elim kolum bağlı, hiç bir yapamıyorum.

       Güzel bir hayat yaşadım. Hala olsa hala yaşarım. Ama o güzel hayat geçmişteki güzelliğiyle yaşıyor. Delikanlı çağımızdaki cevher gözünün yaşına bakmadan gidiyor.

Gidiyorum işte. İçimdeki illet gün gün yiyip bitiriyor beni. Fakat ben gitmek istemiyorum. Ben gideceğim, hayat devam edecek. Birileri yeni kitaplar yazacak, okuyamayacağım. Yeni filmler çevrilecek, izleyemeyeceğim. Sevdiğim bir şarkıyı bir daha dinlemek isteyecek dinleyemeyeceğim. Bunlar da kolay. Ya giderken arkamda bırakacağım, beni gerçekten seven insanlar. Onların hayatında yutkunamayacakları bir yumruk olmak istemiyorum. Yüreğim yangın yeri gibi adeta. Gözü arkada kalmak böyle bir şey galiba.

     Bir şans daha... Bir şans daha verselerdi bana; hiç korkmazdım. Dolu dolu yaşardım her anını. Tutamadım akıp giden zamanı. Zula yapamadım bir kenara. Koskoca bir düğümüm artık boğazlarda. Hani masallar okurduk ya; sonsuza dek mutlu mesut yaşamışlar. Kendi kendime çok düşündüm, bunlar yalan mıydı acaba? Hayat bazen mutlu yalanlar söyler satırlarda. Bir zaman makinesi olsa da giriversem içine, hemen geliversem hayatımda tekrar yaşamak istediğim bir sahneye. İnan bana bu son senelerimi yaşamak istemezdim. Kim ister ki gün geçtikçe eriyip yok olmayı? Kim ister ki geceler boyu acıdan gözünü kırpmadan uyanık kalmayı? Kimse istemez değil mi? Hiç kimse istemez benim yerimde olmayı. Hiç üzülmedim. İşte hayat bu! Hikâyeler tekrar başlar, hiç bitmeyen rüyalarda... Şimdi hayal kuruyorum, yine döndüm eski sağlığıma. Dur yaa! Hayal değil mi sanki? Yeniden doğmalıyım aslında. Sil baştan yapamıyorum hayatımı. Hayallerim gerçek olmuyor. Buda mı yalan acaba? Gerçekleşmesi için önce onu hayal etmek gerekir aslında...

 

 

 

 

SADECE BİR GÜN

 

Sevgili Günlük,

     Bugün okul normal geçti. Herkes her zaman ki gibi bana nefretle bakıyordu. Akşama kadar hiçbir şey olmadı. Dün gece, sabahın köründe uyanıp okula gelmek kâbusuyla uyumuştum. Bugünde her gün ki gibi sıkıcı ve sıradandı.

     Bu benim ve bütün insanların günlüğünden bir alıntı. Bu sadece bir günden ibaret. Sadece bir gün öyle mi? Hem de sıradan ve sıkıcı bir gün. Bu bir gün bazen bir hayattır. Hayat ise yaşamayı, nefes almanın kıymetini bilene güzeldir. Diğerine ise işkence. Düşünsene, bir gün neler neler yapabiliriz. Milyonlarca kalp kırabiliriz. Bir insanın hayatını kurtarabiliriz ve daha bir sürü şey. Şu anda son nefesimizi veriyoruz farz edelim. Tüm yaşamımız film şeridi gibi saniyeler içinde gözümüzün önünden geçiverdi. Vee bitti.

    Bu, alacağınız son nefes... Olabildiğince yavaş aldınız ve artık verme zamanı... Elveda yaşam, elveda beni sevenler. Hey durun!!! Daha ölmediniz. Bundan yıllar önce okula giderken süt aldığınız sokak köpeği size minnettar kalmıştı ve o yaptığın iyilik için bir gün daha yaşama hakkı verildi. Düşünsene, o bir güne neler neler sığdırabilirsiniz.

Koskoca bir gün. Bu harika bir şey. Şimdiye kadar yapmadığın ibadetlerin hepsini bir günde yapabilirsin. Kusana kadar çikolata yiyebilirsin. Bütün eşin dostunla görüşebilirsin, çok sevdiğin kişilerle vakit geçirebilirsin, değerli eşyalarını kullanır, en sevdiğin kıyafetlerini giyersin.

     Öyleyse ne duruyorsun? Yarınlar sana verilen değerli bir gün. Olabildiğince bağlan yaşamaya. Hiç olmadığın kadar mutlu ol. En güzel kıyafetlerini giy. Dünyanın en güzeli, en coşkulusu sen ol. Bunların hepsini bir günde yapabilirsin. Unutmayın! Hayata son verirken bize bir gün daha avantaj sağlanmayacak...

YAŞAMAK GÜZELDİR

 

      Şu dünyada birçok insan olduğu gibi, bir o kadar da düşünce vardır. Ama özünde hepimiz aynıyız. O nedenle yaşadığımız bazı duygular ortak. Sürekli bazı şeylerden şikâyet edip, geçip giden günlere ağlamak gibi...

 

       İnsanlar ölmekten korkak. Yaşamanın kıymetini bilmezler. Önlerinde kocaman bir gün olur. Ama o günü küçültüp ufacık bir gün haline getirirler. O gün sıkıntı içinde geçer, daha sonra kocaman bir gün daha başlar. Ve insanlar aynı hatayı yine yapar.

 

       Yaşamımızı güzelleştirmek, yaşamın kıymetini bilmek bizim elimizde. Güne mutlu başlayın. İlk kendinize “Günaydın” deyin aynalarda. Ve tatlı bir sözle kendinize tebessüm edin. Umursayın kendinizi, kişiliğinize teşekkür edin. Sevmekle başlar her şey... Kendinizi sevin. Dürüst olun. Yalansız bir sevgi sunun kendinize. Sonra, göreceksiniz milyonlarca yüzde kendi yansımanızı ve hayatın ne kadar uzun, ne kadar güzel olduğunu.

 

     Neden mutsuz biri olup, korkarak ölümü bekleyelim ki. Dolu dolu yaşayalım; ölüm, bizi beklesin! Değil mi?..

 

ÖLEN İNSAN YAŞARMI?


  Ölen insan yaşar mı? Ben yaşıyorum. Kaç kez öldüğümü hatırlamıyorum. Unuttum... Sen kaç kez öldün? Sakın bana hiç bir zaman ölmediğini söyleme. Kesinlikle bir kez bile yıkılmış, şok olmuşsundur. Ölmek demek yıkılmak demek. Ölmek demek ayaklarının üzerinde duramamak demek.

  Dedim ya işte, bazılarını hatırlamıyorum. Bir keresinde yazılıdan bir aldım da öldüm. Daha sonra İngilizce öğretmenimiz Halil Fide bir kelimeyi yüz elli kere yazdırdı diye öldüm. Babam bana eğer ben takdir alırsam gitar alacak diye sevinçten öldüm. Tarih dersinden doksan alınca Filiz hoca bana tokasını verdi diye sevinçten öldüm. İstediğim bilgisayar oyunu alınmadı diye öldüm. Gerçekten sen hiç ölmedin mi? Yalan söyleme. Kesin sende ölmüşsündür de belki unutmuşsundur. Belki de hatırlamıyorsundur.

  Asıllı, asılsız, sevinçten, üzüntüden kısaca her şeye öldüm. Yaaaaaaaaa ölen insan yaşar mı? Ben yaşıyorum. Yani ne kadar ölür sen öl sonuç ta yaşıyorsun. Yani bu hayat seni bırakmıyor. Sana sevinç verdikçe veriyor. Üzüntüyü sırtına yükledikçe yüklüyor. Sonuçta seni bırakmıyor. Seni çok seviyor. Sen de onu. Yani kurtulman imkânsız. Öle insan asla kaybolmaz hep ortalıktadır, hep yaşar ölse bile.......

PARLAYAN YILDIZLAR

 

  Değerinin farkına varmadığımız o kadar çok şey var ki; neden bilinçsiz yaşayarak ülkemize zarar veriyoruz? Anlam veremiyorum...

  Ulu Önder Atatürk Türk Milleti için, silah arkadaşlarıyla çalışmalar yaparak ülkemizin bağımsızlığını ilan etme yolunda çaba sarf etmiş ve bunu başarmıştır. Atatürk gençleri çok severdi, o nedenle bu vatanı, cumhuriyeti biz gençlere armağan etti."Milletin bağrında temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri onlara bırakacağım, gözüm arkada kalmayacak" dedi. Çünkü biliyordu, Türk genci bayrağımızın dalgalanmasını hiç kimseye bırakmayacaktı. O bayrak göklerden inmeyecekti. Bu vatan uğruna binlerce askerimiz şehit oldu; annesinden, canından, cananından ayrıldı Mehmet’im. Yavrusunu gözü yaşlı, yetim bıraktı. Bütün bu olanlar topraklarımızı kolay kazanılmadığının ispatıdır.

  Atatürk önderliği Türk milletinin gücüyle birleşince, her türlü zorluklar aşılarak zafere ulaşıldı. Bunu gençlerimizin bilinçaltına yerleştiresi gerekir. Bunun için, yapılan savaşları anlatan tiyatro metinleri yazılmalı, oynanmalı. Gençler bu tiyatroları izlediklerinde, içlerindeki Türklük duygusu kabaracak; ülkemize devletimize daha sıkı sarılacaklardır. Atatürk bizlere o kadar güzel şeyler armağan etti ki... Bizler de bu vatanı korumalı ve kollamalıyız. Bunun için birinci görevimiz bayrağımıza, vatanımıza sahip çıkmaktır.   Ben Türk evladı olarak ülkemde mutlu yaşamak istiyorsam, bana düşen görevleri yerine getirmek zorundayım. Haydi gelin! Siz de tutun ellerimden bu güzel vatanımızı birlikte göklere çıkaralı.

 

UYAN TÜRİYE

 

      Bu yazıyı bir art niyet duygusuyla değil. Bütün bu gözümün önünde gelişen olaylar içimi acıttığı için yazıyorum. Ben bir siyasetçi ya da Türkiye haini falan değilim. Ben sadece bir öğürenciyim.

      Yaşadığımız ülke şehitlerimizin kanlarıyla elde edilmiş, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkeleriyle ilerlemiş, hoş görülü ve çağdaş bir ülke borası. Hatta o kadar hoşgörülüyüz ki. Türkiye’nin uyuyarak yönetilmesini bile hoşgörüyle karşılıyoruz. Adam mecliste konuşmaları dinlerken uyuyor. Var mı böyle bir şey yaa? Yönetimden memnun kalmayıp erken seçim istiyoruz, Ardından da o yöneticiyi, fakir insanlara yaptığı kömür yardımıyla tekrar başa getiriyoruz. Bu ayıplarını birde televizyona çıkıp marifetmiş gibi göğüslerini kabartarak övünüyorlar. Bu övünülecek bir marifet değil, büyük bir ayıptır. Milyonlarca insana kömür yardımı yaptıysan, Türkiye de milyonlarca fakir insan var demektir. Yurt dışından işçi getirteceğimize kendi vatandaşımıza iş bulun! Bir torba erzak dağıttılar. Sonra yüzlerce insan yardım kapışmak için izdiham çıkardı diye haber yaptılar. İnsanlar ibadet amacıyla camilere gidiyorlar. Daha kapıdan girmeden elinde makbuzlarla adamlar yardım istiyorlar."Dur yahu! Bir namazımızı kılalım, bir ibadetimizi yapalım."Biz beş vakit namazımızı kılan temiz bir Müslüman ülkesiyiz. Hatta o kadar temiziz ki camilerde hayır için dağıtılan çikolata kabuklarını kalorifer petekleri arasına sıkıştırıyor, lokum nişastalarını halı üzerine çırpıyoruz. Nerede kaldı temizlik ve medeniyet duygusu? Huzur evlerinde çocukları terk edilmiş yaşlılarımız var. Annesini oraya bırakmış Avrupa ülkelerinde yaşayan ve Türkiye ye işi düştüğü zaman gele; Annesine hiç bakmadan huzur evi müdürünün yanına gelerek, ne kadar zengin ve kariyer sahibi olduğunu böbürlenerek anlatan fakat annesi bir çoraba mağdur olanlar var.

     Ben sadece bu olaylardan ders almamızı ve bizim de bu insanlar gibi olmamamızı istiyorum. Ülkemize milletimize el ele verip yararlı birer insan olalım...

BEYAZ ÖLÜM

 

Bu sefer fenerimle tarihe ışık tutuyorum. Işığın aydınlattığı yerler içimi acıtıyor. Dağlar ala değil, aka bürünmüş. Kıyasıya bir mücadele. Bu sefer kanlar yere akmamıştı. Kanı içine akmıştı şehidimin. -40 soğukta damarlarlarında donmuştu kanları.

         Aç biilaç kalmıştı karların arasında. Kıyafetleri de yoktu üstlerinde. Kimileri yazlık eskimiş pabuçları ile savaştı gözünü kırpmadan. Bu sefer Allahuekber Dağları’nı Allah Allah sesleriyle inletemedik. Soğuktan askerimizin soluğu bile çıkmıyordu. Gözyaşları sel oldu fakat akamadı. Göz pınarlarında onlar da dona kaldı. Önce ayaklarında bir sızı duyuyorlardı. Ardından bir hissizlik başlıyordu. Sonra donma bileklerine kadar çıkıyordu ve asker aniden yere düşüyordu. Artık askerimiz bir kıyıya çekilip uykuya dalıyordu. Ölüm o tatlı uykunun ardındaydı.

         Ordu eriyordu! Ne askerimizin karlar arasında ateş yakması, ne de donmamak için zıplamaları; bunların hepsi sadece beyaz ölümün gelişini geciktiriyordu. Acımasız ölüm; yere düşen, birazcık uykuya dalan askeri alıp götürüyordu. Bozkırın ortasında sönen 90 bin donmuş meşale… o günleri gören Sarıkamışlı bir ihtiyar olanları şu sözcüklerle anlatmıştı “Buradan o dağlara baktığımızda üzerine kar düşmüş çalılıklar gördük. O çalılıkların kurda kuşa yem olmuş askerimizin kemikleri olduğunu oraya gidince anladık.” Deyip gözyaşlarını dökmeye başlamıştı.

         Güneş yüzünü gösterdiğinde kardelen çiçekleri gibi askerlerin donuk bedenleri çıkıyordu ortaya. Böyle insanüstü bir mücadeleyle çok ağır koşullar altında savaştı mehmedim. Vatan uğruna anasını, kardeşini, yârini bırakıp gitti bu diyardan. Bu harekât beyaz bir ölümle sona erdi. 90 bin genç, 90 bin insan… Karlar altında kalmış bir ordu bu… Dram bununla da bitmedi. Kurtulan gazilerde bir gariplik vardı. Yüksek ateş, kaşınma, halsizlik… Devasız hastalığın adı Tifüs. Kısacık yaşamlarını delikanlı çağlarında bu seferde amansız illet sarmıştı. Sonucu ise yine ızdırap, yine gözyaşı.

         Mezarları dahi belli olmayan binlerce şehit. Kefensiz, korkusuz, kahraman mehmedim var altında. Bastığın yerleri toprak diyerek geçme! Şad olsun ruhun. Sen yoksan bile biz varız ardında! Bilmeliyiz ki bu vatanı atalarımızdan miras değil, çocuklarımızdan ödünç aldık aslında.

(BU YAZIM ANKARADA 1.OLMUŞTUR) 

ONU ÇOK SEVİYORDUM

 

  Hoca yeni kazılmış mezarın başında duasını etmek üzereydi. Birden altmış yıllık karısını kaybetmiş olan yetmişseliz yaşındaki adam kalın sesiyle feryat etmeye başladı "aaah aaah! Onu ne kadar da çok seviyordum!"Onun bu feryadı cenaze merasiminin bütün sessizliğini alıp götürdü. Mezarın başında duran aile üyeleri şaşırmış ve utanmışlardı. Yüzleri kıpkırmızı kesilen yetişkin çocuklar babalarını susturmaya çalıştı."Tamam baba, acını anlıyoruz; ama gitme vakti. Sus, ne olur sus şimdi."Yaşlı adam, cenazenin yavaşça indirilişini yaşlı gözleri ile seyretti. Hoca duasını tamamladı. Sonra aile bireylerini mezara toprak atmaya davet etti. Yaşlı adam dışında hepsi bu görevi yerine getirdi. Yaşlı koca bir kez daha feryat etti."Onu seviyorum... Çok seviyorum."Mezarın etrafı yavaş yavaş boşalmaya başladı. Ama yaşlı adam inatla mezarın başından ayrılmıyordu. Gözleri mezara dikili oracıkta öylece duruyordu. Hoca yanına yaklaştı."Acınızı anlıyorum. Ama artık gitmelisiniz. Gitmeli ve hayatınıza devam etmelisiniz."Ahh onu çok seviyordum."diye inledi yaşlı adam perişan bir şekilde. Ama bunu ona ya bir ya da iki defa söyledim...

TARİFSİZ ACI

 

       O gün ablamın doğum günüydü. Ona en büyük hediye sınav sonuçları oldu. Bundan bir ay evvel üniversite sınavına giren ablam sınavı kazanmıştı. Eh! En güzel hediyeyi de hak etmişti tabi...

Sabah erkenden pasta sipariş edildi. Pastanın üstünde ablamın resmi olacaktı. Ablama gıcık oldum. Daha o güne kadar benim doğum günümde böyle bir hazırlık yapılmamıştı.

         Babam trafik polisidir. Her gün eve yorgun döner. Hatta çoğu doğum günümde babam yoktu. Neyse ki o gün mesaisi yokmuş eve erken dönecekti. Artık gelirken de ablama kocaman bir hediye alır da gelir, diye düşünüyordum. Hal bu ki benim doğum günüme gelmesi bile yeterdi. Hep böyle olur zaten, ablam ilk çocukları ya. Her zaman onu benden daha fazla seviyorlar.  Bir de onun doğumu sonradan mı olmuş ne? Ablama sahip olabilmek için çok uğraşmışlar. Hatta bu yüzden adını da Umut koymuşlar. Aslında umut erkek ismi değil mi?   Bizimkiler ne anlar, o bir tane ya. Onu daha çok seviyorlar. Akşamüstü ablamla annem alışverişe çıktılar. Hanımefendiye hediye mi alacaklarmış. Babam işten erken döndü. Doğru dürüst işini bile yapmamış.

Hal bu ki işine âşıktır babam. Fakat o gün çok mutlu olduğu için kırmızı ışıkta son sürat geçen bordo Ferrarili sarhoşla bile uğraşmamış. Hatta onu uyarmamış bile. Söz konusu benim doğum günüm olsa o sarhoşla akşama kadar kavga eder, hakkında milyonlarca yasal işlem uygulardı.

      Annemler henüz dönmemişti. Kesin alışverişe daldılar, dedik. Derken kapı çaldı. Annem üzeri kanlar içinde kapıda.  Ablam karşıdan karşıya geçerken, kızla gelen bir Ferrari ona çarpmış ve oracıkta can vermiş ablacığım. Annem bir kelime bile konuşamadı. Bunların hepsini polis memuru anlattı. Hepimiz o an deliye döndük. Kapıda bir karaltı görüldü. Ablamın dev doğum günü pastası gelmişti. Üzerinde “Nice mutlu yaşlara” yazısı. Hepimiz bir anda kahrolmuştuk. O çok kıskandığım ablam artık yoktu. Umudumuz tükenmişti. Aslında onu ne kadar da çok seviyormuşum.

“Allah’ım onu bize geri ver. Söz veriyorum onu bir daha kıskanmayacağım...” 

AŞKIN TANIMI OLMAZ

 

       Bir gün arkadaşlarımla çay içiyordu muhabbet ediyordum. Âşık olmak nasıl bir şey aşk nasıl bir duygu? Diye soru verdi. Bende biraz düşündükten sonra iyi o halde dinle dedim.

Napolyon, bir gün düşman askerlerinden kaçarken bir bakkala girer. Bakkal Napolyon’u hemen tanır ve saklar. Arkadan gelen düşman askerlerine de önündeki yolu gösterir "Şu tarafa doğru kaçan bir adam gördüm"

Der. Düşman askerleri gittikten beş dakika sonra Napolyon'un muhafızları gelir. O anda bakkal "Efendim haddim olmayarak size bir şey sormak istiyorum. Ölümle burun buruna gelmek nasıl bir duygu "diye sorduğu anda Napolyon" Bre densiz! Sen kim oluyorsun da dünyayı titreten adama böyle soru soruyorsun? Der ve muhafızlara "Dizin bu herifi kurşuna!"diye emreder. Bakkalın gözünü bağlarlar" Üç, iki, bir" diye sayarlarken bakkal "Ne yaptım ben? Bak şimdi öleceğim" diye düşünürken bir el uzanır ve göz bağını açar. Bağı açan napolyondur."işte böyle bir duygu” der. Aşk da böyle bir duygudur anlatılmaz sadece yaşanır...

 

SANADIR SÖZLERİM

 

         Yaşadığımız ülke nasıl bir ülke ki; her şeye göz yumabiliriz. Her şeyi çabucak unutup üstüne örtü çekebiliriz. Yaşananlar bu kadar basit mi acaba?

Bu sabah ilçeye gelen şehit haberiyle uyandık. Bütün halk gözyaşlarıyla yıkadı kahramanımızı. Akşam haberlerinde topu topu on saniye verdiler haberini. Evet, sadece on saniye. Bülent Ecevit öldüğünde, üç hafta televizyonlarda, haberlerde, reklam aralarında Rahşan Hanım ile Bülent Ecevit ikilisini izledik. Adam yaşayacağı kadar yaşamış işte. O ölmesinde ben mi öleyim yani? Hırant Dink öldü. Bir sene televizyonlar baş bas bağırdı.      Müslüman Türk halkı "Ermeniyiz! " diye haykırarak sokaklara caddelere döküldü. Hayır, efendim, ben Ermeni falan değilim. Türklere yapılan soykırım ne çabuk unutuldu. Tıpkı milyonlarca askerimizin, şehidimizin unutulduğu gibi. Fakat biz onları unutmadık ve asla unutmayacağız. Onlar var oldukça bu ülke ayakta. Huzur içinde aldığımız nefesi onlara borçluyuz.

Onlar bizim ölümsüz kahramanlarımız. Daima dilimizde, daima gönlümüzde, daima kalbimizde olacaklar. Huzur içende uyusunlar.

Fatih Asrak’a Allah'tan rahmet, ailesine sabır ve baş sağlığı dileklerimi iletiyorum...

 

ARTANI

 

        Birbirini çok seven iki deli genç varmış. Aşklarını her şeyin önünde tutar, yürekleri tek atarmış. Minicik kalplerine kocaman sevda sığdırmışlar. Bir birlerinin uğrunda gözlerini kırpmadan ölürlermiş. Onlar için sevda dünyadan candan bile değerliymiş.

        Birbirlerini çok kıskanır bir o kadar da kollarlarmış. Aralarında geçen her söz mutlu bir anı olarak kalırmış. Delikanlı bir gün ufaktan hastalanmış. Güzel kız sevdiği için kaygılanmış. Aslında büyütecek kadar bir şeyi yokmuş. Vücudunda minicik bir yara. Kız o minicik yaranın iyileşmesi için ilaçlar aramış. Eczaneye gideceğini söylemiş. Delikanlı düşünmeden atlamış. “bekle parasını vereyim” diye. Kızda altında kalır mı... Tamam, ama arta kalan parası benim olsun” demiş. Onun için yaptığı merhameti parayla değerlendirdiğine kız kırılmış. Ama şakayla bunu da üstünü kapatmışlar ve bu şaka bile hayatlarında mutlu bir anı olarak sürmüş.

İki genç rüya gibi bir düğünle hayatlarını birleştirmişler. Çok mutlu sıcacık bir birliktelikleri olmuş. 

Her mutlulukta bir pürüz aranır. Yakışıklı genç biraz aksileşmiş ve maddi durumları kötüye gitmeye başlamış. Eşi eve her para bıraktığında karısı artan parasını saklamış. O sıkıntılı anlarında bile para saklıyormuş. Kocası artmadı mı diye sorduğunda eşi “Hayır” cevabını veriyormuş. Karısının bu huyuna bir türlü anlam veremiyor. Buna çok kızıyormuş. Bu şaka artık bir son bulsun diyormuş. Fakat her şeye rağmen birbirlerini hala çok seviyorlarmış.

Bu âşıklar yıllara göğüs geremeyip yaşlanmışlar. Artık ikisinin de yavaş yavaş hastalıklar çıkmaya başlamış. İkisi de birbirlerine kıyamıyor, kimin neresi ağrısa ikisinin de canı orda oluyormuş.

Kara bulutlarla başlayan bir gece yaşlı koca iyice hastalanmış. Karısı telaşla onu hemen hastaneye kaldırmış. Doktorlar ihtiyar kocayı muayene ederken kadın dışarıda gözyaşları içinde dua ediyormuş.

“Allah’ım yanına illa birini alacaksan o ben olayım. Onun ölümünü görmeye dayanamam. Onsuzda yapamam. Ya ikimizi birden al, ya yalnızca beni...”

Yaşlı kadın hastane koridorunda ağlarken doktorlar yanına gelerek durumu anlatmış. Hayat arkadaşının durumu ağırmış. Ameliyat olması gerekmekteymiş. Olmasına olur ama pahalı bir ameliyatmış. Yaşlı adam bu kadar parasının olmadığını biliyormuş. Kim... Onlara nasıl borç verecekmiş?.. Kadın uzun süre düşünmüş. Heyecanla eve koşmuş. Bir miktar birikmiş paraları varmış. Bunun yetmeyeceğini biliyormuş. Kadın bu güne kadar evlilikleri boyunca bir kuruşunu harcamadığı, eşinden aldığı paraların artanını biriktirdiği. Kutuyu sakladığı yerden çıkarmış. Bu para ile bütün ameliyat masrafları karşılanmış. Yaşlı adam sağlığına kavuştuğunda eşine bu kadar parayı nerden aldığını sormuş. Eşi başını öne eğerek...

“Yıllardır senden aldığım paranın arta kısmı” deyince yaşlı koca gözyaşları içinde karısını kucaklamış ve usulca kulağına “iyi ki varsın...” sözcüğünü fısıldamış.    

TUZLU KAHVE

 

  Kıza bir davette rastlamıştı... Çok hoş biriydi. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki kızın!... Davetin sonun da kızı bir kahve içmeye davet etti. Kız davet boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı. Ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki kalbinin çarpmasından konuşamadı bile. Onun bu hali kızında huzurunu kaçırdı. "Ben artık gideyim!" demeye hazırlanırken deli kanlı birden garsonu çağırdı. "Bana biraz tuz getirir misin dedi. "Kahveye koymak için..." Yan masalardan bile şaşkın gözler delikanlıya baktı... Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız merakla: "Garip bir ağız tadınız var" dedi.

  Delikanlı anlattı: "Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarın da ve deniz de oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben. Bu tadı çok sevdim... Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzu dilimde hissetsem Çubukluğumu, deniz kenarındaki evimi ve mutlu ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarın da oturuyorlar. onları ve evimi öyle özlüyorum ki!..."

  Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının. Kız dinlediklerine çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam. Evi aileyi seven biri olmalıydı.  Kızda konuşmaya başladı… Onun da evi uzaktaydı. Çocukluğunu ve ailesini anlattı. Hoş bir sohbet olmuştu.

Tatlı ve sıcak. Ve bu sohbet birlikteliklerinin güzel bir başlangıcı oldu. Buluşmaya devam ettiler. Ve her güzel öyküde olduğu gibi prenses ve prens evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine; içine bir tutam tuz koydu hayat boyu. Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü.Kırk yıl sonra, adam dünyaya veda etti. Ölümünden sonra “Sevdiğime” diye bir mektup bırakmıştı. Şöyle diyordu satırlarda:

“Sevgilim Bir tanem…

Lütfen beni affet! Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet! Sana hayatımda sadece bir kez yalan söyledim… Tuzlu kahve… İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken tuz çıktı ağzımdan. Sen ve her kes bana bakarken değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim, Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok. İşte gerçek: Ben tuzlu kahve kesinlikle sevmem. O garip ve rezil bir tat. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi. Ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluyum. Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterdim. İkinci bir hayat boyu da tuzlu kahve içmek zorunda kalsam bile…”Yaşlı kadının gözleri mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında bir gün biri kadına tuzlu kahve nasıl bir şey diye soracak oldu. Gözleri nemlendi kadının..."Çok tatlı..." diyebildi sadece.

YENİDEN YAŞAYABİLSEM

 

Eğer yeniden başlayabilseydim hayata, İkincisinde daha çok hata yapardım. Kusursuz olmaya çalışmaz, sırt üstü yatardım. Neşeli olurdum ilkinde olmadığım kadar. Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.

Daha çok riske girerdim. Daha fazla seyahat ederdim. Daha çok gün doğumunu izlerdim. Daha çok tırmanır, daha çok denizde yüzerdim. Görmediğim birçok yere giderdim. Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye. Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.

Yaşamımın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.

Yeniden başlayabilseydim eğer; yalnız mutlu anlarım olurdu. Farkında mısınız bilmem, yaşam budur zaten. Anlar, sadece anlar, sizde anı yaşayın.

Yeniden başlayabilseydim, ilkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım. Ve son bahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayak. Bilinmeyen yollar keşfeder, güzelin tadına varırdım. Çocuklarla oynardım bir şansım olsaydı eğer. Ama işte seksen beşindeyim, biliyorum, ölüyorum...

BABAM SEYREDİYOR

 

Ortaokulda okuyan ve kısa süre önce annesini kaybeden genç. Babasıyla birlikte yaşıyordu. Babasıyla aralarında çok güzel bir dostluk vardı. Genç okulun futbol takımındaydı. Ufak tefek yapısı ne tecrübesizliği sebebiyle hocası ona bir türlü maçta görev vermiyordu. Bu yüzden her zaman yedek kulübesinde oturuyordu. Buna rağmen babası hiçbir maçını kaçırmaz, her zaman ayağa kalkar tezavrat yapardı. Liseye başladığı sene sınıfın en sıska öğrencisiydi. Fakat babası onu hep futbol oynamaya teşvik etti. Deli kanlı her idmanda elinden geleni yapıyordu. Ama bir türlü yedek kulübesinde oynamaktan kurtulamıyordu. İnançlı babası tribünde her zamanki yerini alıp oğlunu destekliyordu.

Genç üniversiteye başladığında futbol onun için önemini kaybetmeye yüz tuttu. Ama yine de elinden geleni yaptı. Sonunda takımın antrenörü onun bu gayretinden dolayı takıma aldı. Genç o kadar sevindi ki bunu hemen telefonla babasına müjdeledi. Onun bu başarısına sevinen baba mutluluğu paylaştı ve kendine maçların sezonluk biletini göndermesini istedi. Üniversitede dört yıl boyunca hiçbir idmanı kaçırmayan genç ne yazık ki maçta oynayamadı. Futbol sezonunun sonlarına doğru büyük bir eleme maçı idmanı için sahaya çıkmaya hazırlanan gencin yanına elinde telgraf la antrenörü geldi.

 

Deli kanlı telgrafı okuyunca ölüm sessizliğine büründü. Güçlükle yutkunarak hocasına şunları söyledi. Bu sabah babam ölmüş! İzlinizle bu gün idmana gelmesem. Hocası onun şefkatle boynuna sarıldın ve ”Bu hafta dinlen evlat “dedi. Ayrıca cumartesi ki maça gelmeyi aklından bile geçirme.

 

Cumartesi geldi çattı. Ama okul takımının durumu hiçte iyi değildi. Maçın sonuna doğru bir kişi sahaya girdi. Babası ölen ufaklıktı bu. Hocasının yanına giden genç” lütfen izin verin de oynayayım. Bu gün oynamak zorundayım” dedi. Hocası önce duymamış gibi davrandı. Böylesine zor bir eleme maçında takımın en kötü oyuncusunu oynatamazdı. Gencin ısrarlarına dayanamayıp izin verdi. Çok geçmeden hem hocası hem de takım arkadaşları gördüklerine inanamadılar. Çocuk kendi başına topu adeta ayağında dans ettiriyordu. Maçta skor beraberliği sağlanmıştı. Tam maç bitmek üzereyken geç son golünü attı ve takımın yıldızı olarak geceyi bitirmişti. Ufaklık bir köşeye sessizce çekildi. Bunu fark eden hocası yanına gitti. Evlat inanamıyorum bu gün bir harikaydın dedi. Sana ne oldu bunu nasıl yaptın anlat bana. Hocasına bakan genç gözleri dolu şunları anlattı. Babamın öldüğünü biliyorsunuz, peki onun gözlerinin görmediğini de biliyor muydunuz? Babam bütün maçlara geldi. Çünkü görmediği halde beni destekliyordu. Ve ilk defa bu gün beni görebildi. Ben bu fırsatı kullanmak ve oynayabildiğimi ona göstermek istedim.


Yorumlar - Yorum Yaz


Saat
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam5
Toplam Ziyaret8474
Hava Durumu
Anlık
Yarın
26° 34° 19°